G Ö N Ü L D E N

E S İ N T İ  L E R 

(III)

 

 

 

 

 

İ R F A N   M E K T E B İ

 

 

 

 

(HAK YOLU)nun

SEYİR DEFTERİ

 

 

 

 

 

YAZAN

NECDET ARDIÇ

 

 

 

 

 

 

Necdet Ardıç Serisi

III

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                          HAK’ka varmak ister isen,

                               Gönül yolun tutman gerek,

                                                    

 

                                                     Üzerinden varlık yükün,

                                                     Hemen çözüp atman gerek.

                              

                              

                               Bir de kamil yere vanp,

                               Evvel elin tutman gerek.

                                                    

 

                                                     Yedi deniz beş deryayı,

                                                     Kanat açıp göçmen gerek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İ Ç İ N D E K İ L E R

 

BÖLÜMLER

 

 

ÖN SÖZ

 

BİRİNCİ KISIM - ETTUR’u SEB’a (yedi tur)

 

                  BİRİNCİ         BÖLÜM      NEFS’İ EMMARE

                  İKİNCİ           BÖLÜM      NEFS’İ LEVVAME 

                  ÜÇÜNCÜ        BÖLÜM      NEFS’İ MÜLHİME 

                  DÖRDÜNCÜ    BÖLÜM      NEFS’İ MUTMEÎNNE

                  BEŞİNCİ         BÖLÜM      NEFS’İ RADİYE

                  ALTINCI         BÖLÜM      NEFS’İ MERDÎYYE

                  YEDİNCİ        BÖLÜM      NEFS’İ SAFİYE 

 

 

 

İKİNCİ KISIM - HAZARAT’ı HAMSE  (beş hazret mertebesi)

 

                  SEKİZİNCİ      BÖLÜM      EF’AL ALEMİ

                  DOKUZUNCU BÖLÜM      ESMA ALEMİ

                  ONUNCU        BÖLÜM      SIFAT ALEMİ

                  ONBİRINCİ     BÖLÜM      ZAT ALEMİ

                  ONİKİNCİ       BÖLÜM      İNSAN-I KAMİL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ö N S Ö Z

 

Muhterem okuyucum. Her ne surette olursa olsun eline geç­miş bulunan bu kitap, hacmi itibariyle küçük olmakla beraber manası ve özü itibariyle oldukça yüklüdür.

 

Bu risaleden en iyi bir şekilde fayda sağlamak için daha ev­velce bu yollardan geçmiş bir arifin nezaretinde tatbikine başlamak doğru olur. İçindekileri kendine mal edip o hali ya­şamak istiyorsan yolu budur. Kılavuzsuz yola çıkan yolda kalır.

 

Eğer ehlini bulamazsan yine de oku; ancak bu defa sağlıyacağın fayda ilmî mahiyette kalacaktır, bu dahi senin için çok büyük bir kazançtır.

 

Sınırlı boş zamanlanmda azar azar yazarak Mevlamın izni ile nihâyet tamama erdirdiğim bu küçük kitapçığın bizlere ve biz­den sonrakilere, yollarında yardımcı olmasını diliyorum.

 

Mümkün olduğu kadar kısa ve öz olarak yazmaya çalıştığım bu mertebelere Cenab’ı Hak, cümle gayretli sâlikleri ulaştırsın.

 

Sevgili okuyucum, bu risalenin yazılışında, dizilişinde, basılışında, bastırılışında emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine hayır dua et, ALLAH c.c. gönlünde feyz kapılan aç­sın.

 

Yarabbi; bu risaleden meydancı gelecek manevî hasılatı, ev­vela acizane, Efendimiz Muiiammed S.A.V. min ruhuna, sonra merhum, Hazmi Efendi Babamın ve bütün uşşakî canlarının ruhlarına hediye eyledim kabul eyle.

 

NOT: Bundan sonra neşretmeyi düşündüğümüz; dördüncü kitabımız “lübb’ül LÜB” ve SIRR’ÜS SIR” “ÖZÜN ÖZÜ ve “SIRRIN SIRRI” (Çeviri) beşinci kitabımız ise, “NAMAZ ve EZAN’I MUHAMMEDİ’DE bazı hakikatlerdir.

 

HAK’tan hepimize yardım, gayret, gönül açıklığı ve ruh ge­nişliği dilerim.

 

 

 

 

NECDET ARDIÇ UŞŞAKİ

TEKİRDAĞ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖNÜLDEN ESİNTİLER

 

İ R F A N  M E K T E B İ (HAK YOLU) nun

SEYR DEFTERİ:

 

Birinci kısım: Birinci bölüm:

 

Yolumuzda, kişinin kendini tanıyabilmesi için yapması lazım gelen çalışmaları başlıca iki kısımda toplayabiliriz.

 

Birinci kısıma “etturu seb’a” yani yedi tur denmektedir. Adından da anlaşılacağı üzere bu kısım yedi merhaleden oluşur.

 

Bunlar da sırasıyla:

1 - Nefs-i emmare

2 -   “       levvame

3 -   “           mülhime

4 -   “           mutmeinne

5 -   “            radiye

6 -   “           merdiyye

7 -   “      safiye          diye adlandırılır.

 

Bu kısımda kişi “enfüsi” yani içe dönük çalışmalar yaparak kendini tanımaya başlar.

 

İkinci kısıma “Hazarat-ı hamse” yani beş hazret mertebesi denmektedir.

Bu merhaleler de sırasıyle;

1 - Efal      alemi

2 – Esma       “

3 – Sıfat       “

4 – Zat         “

5 - İnsan-ı kamil diye adlandırılır.

 

Bu kısımda kişi “Afaki” yani dışa dönük çalışmalar yaparak dış alemi tanımış olur.

Bu mertebeler çalışarak, yaşanarak ve Hakkın lutfu ile aşılarak kemale erilir. ALLAH c.c. kendine çekmeği dilediği kullarını bu yoldan geçirterek huzura çıkartır.

 

Yukarıda bilertilen merhalelerin aşılması için yapılacak çalışmalar 24 saatte bir tekrarlanır.

Çalışmaya başlarken;

- evvela 2 rek’at “Mi’rac namazı” kılınır.

- Sonra Tebareke suresi (Sure 67) nin tamamı ile

             Haşr        suresi (Sure 59) nin 22 ve 23 üncü âyetleri

                                        “hüvalla hüllezi”den okunur,

1 er tesbih “Estağfirullah”, “salavat-ı şerife” ve “kelime-i tevhid” çekilir.

 

 

 

 

 

 

N E F S – İ   E M M A R E

Çok emreden, istediğini yaptıran nefs anlamındadır.

Nefs-i emmarenin boyunduruğundan kurtulmak için şu çalışmalar yapılır:

 

Yukarıda kısaca bahs edilen namaz, sure ve âyetler okunduktan sonra,

101 adet “Estağfîrullah” çekilip, 3  İhlas - 1 Fatiha okunur ve Adem Baba ile Havva Validemizin ruhlanna hediye edilir.

Sonra 101 adet Salavat-ı şerife çekilip, 3 İhlas - 1 Fatiha okunur ve Efendimizin ve validelerimizin ruhlarına hediye edilir.

 

Bundan sonra dikkatlice kendini dünyadan uzak tutmaya çalışarak rabıtaya yönelinir ve

     destur ya ALLAH,

         destur ya Hazret-i Resulullah,

         destur ya Hazret-i Ali

         destur ya Hazret-i Pir Hasan Hüsamettin uşşakî,

         destur ya Recalel gayb,

“neveytü lillâh fa’lem ennehü la ilâhe illâllahü” diyerek,

700 adet “Kelime-i Tevhid” çekilip, 3  İhlas - 1 Fatiha okunur ve Pirimizin Hasan Hüsamettin uşşakî ve Halva-i Bacı Validemizin ruhlarına hediye edilir.

 

Nefs-i Emmare’nin zikri: “La ilâhe illâllah”tır.

 

İdraki:  (Rabbenâ zalemnâ enfüsena ve in lem tağfirlenâ ve terhâmnâ lenekû­nenne minel hasirin) (Sûre7, âyet 23)

Meâli: Ey rabbimiz biz nefislerimize zulmettik, eğer sen bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz.

 

Hali: (ve ma uberriü nefsiy innennefse leemmaretün bissui illâ ma rahime rabbiy inne rabbi ğafururrahim) (S.Yusuf, A.53)

Meâli: Ben nefsimi temize çıkarmak istemem, çünkü nefis daima kötülüğü emredicidir. Meğerki Rabbimin esirgediği bir nefs ola, gerçekten Rabbim bağışlayan ve esirgeyendir.

 

Yaşantısı: Haktan gafildir, kötülüğe meyyaldir, isyan ve fenalığın menşeidir, kötü ahlak sahibidir. Tabiatı zulmani ve süflidir.

 

Nefs-i emmarenin belirgin ahlak ve sıfatları şunlardır: Hırs, tama, şehvet, gadap, kendini beğenme, emretme hırsı, zulmetme arzusu’dur

 

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, “Lâ ilâhe illâllah” Kelime-i Tevhidi’dir.

 

Mürşidinin, Salik’e yaptığı bu telkinle zikre başlar, nurunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmasını sürdürür.

 

Rengi: Gök ve kül rengi tonlarındadır.

 

Mürşidinin himmeti, irşadıdır.

Şeriat mertebesidir.

 

 

 

 

KISA BİLGİ

HAK’kın zatından aynlıp on sekiz bin alem arasında yer alan

1.      akl-ı kül - nefs-i kül,                                  (2)

2.      arş - kürsi,                                              (2)

3.      yedi kat gök (sema - ay),                          (7)

4.      hava – ateş – su - toprak, (enasır-ı erbain)   (4

5.      maden – nebat - hayvan                           (3) (18) gibi yollar katederek

insan suretinde dünyaya gelen varlık, şekli olarak o görünümde olmakla beraber, mana olarak henüz o seviyeye ulaşamamıştır.

 

Burası; doğduğu andan itibaren insanın fiziki olarak hayat bulduğu yer olmasına rağmen, aslında öldüğü yerdir.

Çünkü, o, mana olarak Hakkın zatından ayrılmış ve birimselliğe düşmüştür.

 

Tabareke (Mülk) suresinin 2. âyetinde belirtildiği gibi “halâkal mevte vel hayate”  yani “ALLAH c. c. evvela ölümü, sonra hayatı haketmiştir.”

 

Dünyaya gelmekten maksat, kişinin gerçek hayatına ulaşması için elindeki büyük imkanları kullanıp tekrar geldiği yollardan geri dönüp aslına ulaşması itibariyle “İnsan-ı Kamil” mertebesinde kendini Hakkani sıfatlarıyla bulmasıdır. Böylece “İlahi seyr” tamamlanır gaye hasıl olur.

 

“Ben bir gizli hazine idim bilinmekliğimi sevdim ve bu alemleri meydana getirdim” Hadisi kudsisinde belirtilen hüküm gerçekleşmiş kendini ve halkını, “İnsan’ı Kamil” gözünden her mertebede seyr etmiş olur.

 

“NEFS-İ EMMARE” şuuruna gelemeyen kimse, ALLAH’dan (c.c.) en uzak noktadadır.  Bu bilinçten noksan olan her nefes HAK’tan daha da uzaklaşmaktadır.

Eğer bir kimse araştırıcı olursa “İRCİ’İ İL RABBİK” (Sure 89, âyet 28) “RABBİN’e dön” emrini derinden hafif hafif duyar ve onu araştırmağa başlar.

 

Bu safhada, Hak yolunda giden aşıklar kervanına rastlarsa oraya dahil olma arzunu duyar. Kendini kervan halkına dahil ettirebildiğinde kabiliyeti olduğu da görülürse kervanla birlikte yola devam eder.

 

İşte o kimse, o andan itibaren gerçek İNSAN olmağa namzettir. Gayreti nispetinde o da yoluna devam eder. Himmeti yüce ise sonunda, evvela kendine oradan da gercek RAB’bına ulaşır, çünkü

 “NEFSİNE BİLEN RAB’bını BİLİR.” denmiştir.

 

Dünyadan geçip RAB’bına dönmeye çalışan kimse işte böylece (NEFSİ EMMARE) bilincine varmıştır. Daha evvelcede kendinde “Nefsi Emmare” gücü vardı, fakat bunun farkında değildi. İşte bunun farkına varması, onu terbiyeye dönük çalışmalara başlaması, geriye gidişi durduran en büyük amildir.

 

Yukarıda bahs edilen on iki mertebe iç içe on iki daire olarak düşünülürse en dış daire “Nefsi Emmare”dir. O nun kalınlığı sonsuzdur.

 

Bu mertebede kalındığı sürece, eğer gidişi durdurulmazsa Hak’ka yaklaşılamaz uzaklaşılır.

Geriye gidiş durdurulup,  merkeze doğru dönülebilinirse aslına ulaşılır, “KAMİL İNSAN” olunur.

 

İşte bu yüzden “NEFSİ EMMARE” bilinci ve mertebesi çok önemli bir başlangıçtır.

Bu mertebenin içi  “İnsanlığa” yükseliş, dışı ise, “Hayvanlığa” iniştir.

Eyy İnsan görüntüsünde olan varlık! Sakin ve tarafsız olarak kendini eleştir, araştır, tart, açıkça değerlendir, yerini tespit etmeye çalış. Bu dünya hayatı bir daha ele geçmez. Aklıllı insan, daha ziyade yarınını düşünen kimsedir.

 

Kendine merhametin varsa insan’ca düşün, değerlendir, dengeli karar ver. Ne yapman gerektiğini gerçekten dünyaya niçin geldiğini düşün. Hedefini Tayin et ve yolunda devamlı yürü. Bu, kendine yapabileceğin en büyük lütuftur.

 

Kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı günden sakın. Nefs-i Emmare’ne hakim olmağa çalış. Güçlü bir pehlivan ol. Dünya sahnesinden nefsinin muzafferi olarak git. Gereksiz boş şeylerle vakit geçirme. SEN SENİ BİL. Kendini tanı,  HAK’kın indinde değerin artsın. Arifler defterinde kaydın olsun, ebedi hayat senin olsun.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

N E F S – İ   L E V V A M E

 

Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş telaşlanmak, pişmanlık duymak, anlamındadır.

 

ZİKRİ: “YA ALLAH” tır.

 

İdraki:  “fenada fiyzzûlü­mati en lâ ilâhe illâ ente sübhaneke in­niy küntü minezzalimiyne” (Sûre 21, âyet 87)

Meâli: “Karanlıklar içinde “senden başka ilah yoktur, en münezzehsin, doğrusu ben zalimlerden oldum” diye niyaz etmişti”.

 

Hali:  “lâ uksimü biyevmil kıyameh ve lâ uksimü binnefsil levvameh” (Sûre 75, âyet 1-2) 

Meâli:  “Kıyamet gününe ve pişmanhk çeken nefse emin ederim”.

 

Yaşantısı: Nefs-i levvamenin biri emmareye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır.

Ehli hayvandır. Davul önünde oynar, kürsi dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur.

 

Nefs-i levvamenin belirgin ahlak ve sıfatları şunlardır; cehalet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek, seks’dir.

 

“HAVF” ve “RECA” (korku ve ümit) arasında yaşar.

 

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, “ya ALLAH c.c.” ismi celali’dir.

Mürşidinin, Salik’e yaptığı bu telkinle zikre başlar, nurunu, sırrını ve halini müşahede edinceye kadar çalışmasını sürdürür.

 

Rengi: Kızıldır.

Mürşidinin himmeti, irşadıdır.

Şeriat mertebesidir.

 

KISA BİLGİ

Bu dünya aleminde buluğa eren ve “Nefs-i Emmare” tesirinde olan kimse, yukarıda bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş yavaş manen güçlenmeye başlar.

 

“Nefs-i Emmare”de kendine hakim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım” diyen ve pişmanlık duymayan kişi; “Nefs-i Levvame”ye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya başlar.

Yaptığı düşük işleri her ne kadar durduramaz ise de ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur.

 

Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle iradi güç toplamaya başlar. Eski hareketler frenlendikçe kötülükler azalır ve artık yapılmaz hale gelir.

 

Kişi yavaş yavaş üzerindeki NEFS’in hakimiyetinden kurtulmaya başlar. Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü Nefs-i Levvame bir yüzden içeriye, yani “Nefs-i Mülhime” mertebesine bakıyor ise de, bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük “Nefs-i Emmare”ye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler, eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner.

 

Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci daire ise de, aslında çok mühim bir mertebedir.

 

Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmağa çalışan Yunus (a.s.) gibi niyaz eder;

ve içinde bulunduğu nefs mertebesinin karanhğından kurtulup, ZİKR’in nuru ve SOHBET’in feyzi ile aydınlanmaya çalışır.

 

Âyet’te “Kıyamet gününe ve pişmanlık çeken Nefs’e yemin ederim” diye buyuran Cenabı Hak, acaba “kıyamet” ile “nefs-i levvame”yi niçin birlikte zikretmiştir?

Demek ki Hak Teala “Nefs-i Levvame”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çekiyor.

 

Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebede yüzünü “Nefs-i Mülhime”ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında “Nefs-i Levvame”sinin kıyameti kopmuş olur.

Böylece onun ahlakından kurtulur, kendine ve Hak’ka doğru bir daire daha yaklaşmış olur.

Bu çalışmalar sonunda idrak yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur.

 

ALLAH c.c. seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin. Amin

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

N E F S – İ   M Ü L H İ M E

 

Kalbine gönlüne feyz ve ilham olunan kimse anlamındadır.

 

Zikri:  “YA HU” dur.

 

İdraki:  “ya eyyühelleziyne amenû tübû ilellahi tevbetennasuhan” (Sûre 66, âyet 8)

Meâli:  “Ey iman edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün”

 

Hali: “kad efleha men tezekk┠(Sûre 87, âyet 14)

Meâli: “Nefsini temizleyen mutlak felaha erer”

 

Yaşantısı: Nefs-i Mülhime’nin iki yüzü vardır, biri Levvame’ye diğeri, Mutmainne’ye bakar.

 

Görünüşü, (zahiri) zühd ve takva iledir, iç alemi, (batını) günah, haddini aşmak, Haktan ayrılmak yolundadır.

 

Kendini beğenme, riya, medih edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ibadette ham sofudur.

Nefs-i Mülhime’nin belirgin ahlak ve sıfatları şunlardır.

 

Ahlakı şeytanidir, kibir, kendini beğenme, riya, mekr huyudur, hali, hile ve fitnedir, nasın ahlakı fiilidir.

 

 

Nefsi Mülhime, hayra ve şerre kabiliyetli ilham” ve Evham mertebesi’dir.

 

Rengi, yeşildir.

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “HU” ismidir,

Mürşidinin himmeti, irşadı’dır,

Tarikat merbesinin başlangıcıdır. KABZ ve BAST hali’dir.

 

KISA BİLGİ

Evvelki hallerde samimiyetle çalışmalarına devam eden sâlik bu mertebede yavaş yavaş hallerinin değiştiğini müşahede etmeğe başlar.

Evvelce farkında olmadığı iç alemine değişik duygular gelmeye başlar, bunların bir kısmı Meleki ilham, daha çoğu’da Şeytani evham’dır.

Burada en mühim mesele, gelen duyguları ayırdedebilme yeteneğine sahip olmağa çalışmaktadır. Eğer bu başarılırsa şeytaniler bertaraf edilip sadece melekilerden faydalanılmaya çalışılır.

 

Buradan geriye dönmemek için tevbe-i NASUH ile azmedip irade gücü oluşturulması yerinde olur.

 

Levvame’de Yunus (a.s.) gibi balığın karnında yaşayan kimse, burada balığın karnından çıkıp  Nuh (a.s.)’ın  gemisine binmeye çalışmalıdır.

 

“Nefsini temizleyen, mutlak kurtuluşa erer” beyanıyla belirtilen iç ve dış bünyedeki temizlik, kişinin varlığının hakikatine doğru yol almasını sağlar.

 

“men esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinun” (Nisa Suresi 4/125) “Kim vechini varlığını ALLAH’a teslim ederse ona ihsan olunur” beyanında belirtildiği gibi daha sıkı bir çalışma ile yoluna devam eden sâlik bütün samimiyetiyle Hakka yönelir.

 

Bu çalışma onda zaman zaman ferahlık, zaman zaman da sıkıntı meydana getirir.

Kolay olanı tercih ederse geri döner. Zor olanı tercih ederse daha ileriye gitme yolu açılır.

Bu hakkın ihsanıdır ve çok değerlidir. Ancak kendini tanıma yolunda olanlara ihsan olunur.

 

Böylece hedefi Nefs-i Mutmeinne olan gönül ehli ağır ağır, daha emin adımlarla yoluna devam eder.

ALLAH c.c. seyir halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

N E F S – İ   M U T M E İ N N E

 

Nefs-i Mutmeinne : Tatmin olan, huzur bulan nefs anlamındadır.

 

Zikri : “Ya Hak” dır

 

İdraki : “ya eyyetühennefsül mutmeinneh irci’ıy ila rabbiki”  (Fecr suresi 89/27 - 28)

Meâli:

“Ey nefs-i mutmeinneye eren kişi, Rabbine dön”

 

Hali: “inniy veccehtü vechiye lilleziy fetare’s semavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikin” (Fecr suresi 6/79)

 Meâli: “Ben varlığımı semavat ve arzı var edene döndürdüm ben müşriklerden değilim”

 

Yaşantısı:  Nefs-i Mutmeinne’nin iki yüzü vardır, biri Mülhime’ye  bakar, diğeri Radıyye’ye bakar.

 

Bu mertebenin belirgin ahlak ve sıfatlan şunlardır.

Meleki ahlaklıdır. Hali, tevazu ve ihlas üzeredir. Kanaat, sehavet, şecaat, iffet, fiilleriyle işgörür. Taat ve itaatten zevk alır. İyiliği terketmekten ve kötülüğe dönmekten korkar.

 

Rengi; beyazdır.

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “Hak” ismidir

Mürşidinin himmeti, irşadı’dır.

Tarikat mertebesini idrak etme yeridir.

Zaman zaman KABZ zaman BAST hali devam eder.

 

KISA BİLGİ

Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek Nefs-i Mutmeinne’ye ulaşan sâlik, önceki hallerinde az da olsa şüphe içinde bulunuyorken burada daha çok huzur bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur.

Bu mertebede ilahi huzuru bulup Kendine ve Rab’bına güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımaya başlar.

 

Bu yer Rab’bın özel olarak HAK zikrine devam eden kullarını kendine davet ettiği yerdir. Bu davete ancak “Nefsini bilen Rabbını bilir” hakikatine aşina olanlar icabet edebilir. Çok özel bir mertebedir, ümumilik’ten seçilmişliğe geçiştir. Oldukça çok çalışma gerektirir. Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icabet edebilir. Bu hitap batını açık olanlara ulaşır. Diğerleri sadece kelamını duyar ve orada kalır.

 

Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu daveti duyar ve uyarlar. “Ey tatmin olup huzur bulan nefs, Rabbine dön” emrini her müslüman duyar fakat bulunduğu mertebesi itibarile icabet etmeğe çalışır. Bu emre ancak Mutmeinne olmuş nefs, haliyle icabet edebilir ve Rabbından bu emri vasıtasız (müşahede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabbına ulaşmıştır.

Daha evvelce, hayalinde var ettiği Rabbına ibadet ederken, burada gerçek Rabba yani “Rabbül erbab”a ulaşmıştır, işte bu yüzden de “Ey mutmeinne nefs” hitabına mazhar olmuştur.

“Mutlak İrfan” mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir.

Ne büyük saadettir ki Rab, kişiye bu mertebede özel olarak hitab etmededir. Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helal olsun.

 

Buraya gelinceye kadar insanlara olan hitap umumi’dir. Burada hususiliğe ve özelliğe geçiliyor.

Rabbın sana, özel olarak, hitabı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsan vaki olmuştur.

İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrak eden kişide, karşılık olarak: “Ben mutlak varlığımı semavat arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim” idraki ile cevap vermeye ve bu halin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışmalıdır. “İyi bilin ki kalpler ancak ALLAH’in zikri ile mutmain olur” (Rad Suresi 13/28) lafzı ilahisi bu hali ne güzel anlatmaktadır.

Burada ALLAH zikri demek sadece tesbih ile ALLAH ALLAH diye sayarak onu anmak değil, ancak idrak ile evvela Rab, yani RUBUBİYYET mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan’da daha sonraki çalışmalarla ULÛHIYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız icab eder.

Ey bu yolda yürüyen sâlik, neler aybettiğini veya neler kazanabileceğini bir bilsen ne olurdu?

ALLAH c.c. idrak yolunda olanlara âlim ismiyle tecelli etsin. Amin.

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

N E F S – İ   R A D İ Y E

 

NEFS-Î RADİYE: Razı olan nefs, kayıtsız şartsız her şeyden razı olan nefs anlamındadır.

 

Zikri: “Ya HAY” dır.

 

İdraki :  ya eyyetühennefsül mutmeinneh ircii  ilâ rabbiki radıyeten (Fecr suresi 89/27 - 28)

Meâli: “Ey mutmeinneye eren kişi razı olarak Rabbına dön”.

 

Hali: “ya eyyühelleziyne amenusteinû bissabri vessalati innallahe meassabiriyne (Bakara suresi 2 /153)

Meâli: “Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin ALLAH muhakkak ki sabredenlerle beraberdir”.

 

Yaşantısı: Nefsi Radiyenin iki yüzü vardır. Biri Mutmainne’ye;diğeri Merdiyye’ye bakar. Başına gelen her hale rıza göstermeye çalışır. Büyük cehd içinde olur. Tevekkül hali çok gelişmiştir. Hak’kın nzasını kazanamamaktan korkar.

 

Nefs-i Radiyenin belirgin ahlak ve sıfatları şunlardır: Ahlakı, hoş görüdür. Tevekkül, sabır, teslim, rıza halidir. Tezekkür, tefekkür, korku fiilidir. Keramet, sevgisi; melekût keşfi; zevkidir

 

Rengi; sarıdır.

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “HAY” ismidir.

Mürşidinin himmeti irşadıdır,

 

Tarikat mertebesinin devamıdır.

 

KISA BİLGİ

Daha evvelki çalışmalarıyle, sâlik “Mutmain olarak rabbına dön” hitabına mazhar olma mertebesine ulaşmış idi.

Buna karşılık sâlik de vechini tam manası ile rabbına döndürüp “Lebbeyk” “buyur ya Rabbi emret” demişti.

Bu defa Rabbı onu “Ey mutmeinne nefs RAZI olarak Rabbına dön” hitabına rnazhar eder.

Bu hitabı duyan HAK yolcusunun işi zorlaşır. Çünkü bu mertebe, Rabbının, rızasını kazanma mertebesidir ve burada bazı imtihanların olması da pek tabiidir.

 

Cenab’ı HAK burada HAY ismi ile yeni bir hayat verdiği kuluna böylece yeni güçler de vermiş olur. Bu güçlerin yardımıyla sâlik önüne çıkan engelleri daha kolay geçebilir.

Bu mertebede KABZ (darlık) ve BAST (genişlik) hali daha belirginleşir. Geçilmesi oldukça zor olan bu mertebede ALLAH c. c. kullarına yardımcı olsun.

 

Burada her türlü bedeni, mali, ve aile fertlerine gelen sıkıntılarla imtihan olan sâlik, ayrıca çevre’den insanların ezalarına da katlanmak zorunda kalır. Bütün bunlara Rabbından gelen ve onun rızasını kazanmak için sabretmesi gereken haller olarak, isyan  etmeden kabullenmesi, kendisini bu zor durumlardan kurtarır.

“elleziyne iza esabethüm musıybetün kalû inna lillâhi ve inna ileyhi raciune” (Bakara Suresi 2/156) “O kimselerki kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman biz ALLAH’ınız ona döndürüleceğiz,” derler. “Ey iman edenler sabır ve namazla yardım dileyin ALLAH muhakkak ki sabredenlerle beraberdir”. (Bakara suresi 2 /153)

 

Bunlar ve diğer benzeri bir çok âyetlerde belirtilen hükümleri yerine getirmeye çalışan sâlikler oldukça zorlanırlar. Böylece birimsel benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Başlarına gelen şeylerden şikayet etmemeye gayret ederler. Diğer insanlara mümkün olan en ince hoş görü ile muamele etmeye ve herkesi kendilerinden üstün görmeye çalışırlar.

Bu anlayış idraki içinde olan sâlike Rabbi “Ey huzur bulmuş nefs, razı olmuş olarak bana dön” emrini verince; o da “emret ya Rabbi, dilediğin şekilde muamele et. Kahrın da hoş lütfun da hoş” der ve bu arada “hoştur bana senden gelen, ya hil’ati yahut kefen;  ya gonca gül, yahud diken” sözlerini terennüm etmeğe başlar.

 

Böylece epey zaman hayatını Rabbından gelen her türlü hale razı olarak sürdüren sâlik “ve beşşirissabirin” (Bakara sure 2/155) “sabredenlere müjdele” âyeti ile cevap verilir ve bu mertebeden de ALLAH’ın c. c. yardımı ile epey uğraşmalardan sonra “ey mutmeinne olan nefs, RAZI olarak RABBI’na dön” emriyle geçirtilir.

Yaşam ve idraki oldukça zor olan bu mertebeden geçmeyi CENAB’I HAK oraya ulaşanlara fazla zorluk çıkarmadan nasib etsin.

Gayret yolcudan, yol verme Hadi’den.

 

ALLAH c.c. kusurlarınım bağışlayıp, idrakimizi arttırsın. Amin.

 

 

 

ALTINCI BÖLÜM

N E F S – İ   M E R D I Y Y E

 

NEFS-İ MERDIYYE : Kendisinden razı olunan, hoşnud olunan kimse anlamındadır.

 

Zikri: “Ya KAYYUM” dür.

 

İdraki: “ya eyyühennefsül mutmeinneh ircii ilâ rabbiki radıyeten merdıyyeh fedhuliy fiy ibadiy vedhuliy cennetiy” (Fecr suresi 89/27 - 30)

Meâli: “Ey Nefs-i mutmeinneye eren kişi sen ondan razı o da senden razı olarak Rabbına dön, benim kullarımın arasına ve benim cennetime gir.”

 

Hali: “fezkûrûniy ezkürküm veşkürûliy velâ tekfürûn” (Bakara suresi 2/152)

Meâli: “Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin nankörlük etmeyin.”

 

Yaşantısı: Nefs-i merdiyyenin iki yüzü vardır. Biri, radiyye’ye diğeri, safiye’ye bakar. Henüz daha beşeri varlığından tam sıyrılamamış olmakla birlikte bu halin  sonuna gelmiş sayılır, eski hallerine dönmemeye çalışır.

 

Rengi, siyahtır.

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “KAYYUM” ismidir.

Mürşidinin himmeti irşadıdır.

 

Tarikat mertebesinin devamıdır.

 

KISA BİLGİ;

Epey zorlu çalışmalardan sonra Radiyye mertebesinde olgunlaşan sâlike yavaş yavaş “MERDİYYE” yani kendisinden razı ve hoşnut olunma yolu açılmaya başlar.

Buraya ulaşan kimseler,

“Ey mutmeinneye eren kişi sen ondan o da senden razı olarak Rabbına dön, benim kullarımın arasına karış ve benim cennetime gir,” hitabını gönlünden duyarlar.

Bu kimselere gerçekten çok çok ihsanda bulunulmuştur ve sıradanlıktan tamamen   kurtulmuşlardır. YAKIYN Nuruyla aydınlanmışlar, HAK’kın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmışlar, bu hal içinde kendilerinden geçmişlerdir.

Halkı, alemi, terk etmişler, sadece Rablarıyle alış verişe başlamışlardır.

Rabları onlara, “beni zikredin, bende sizi zikredeyim, bana şükredin, sakın küfretmeyin,” sözleri ile hitab eder.Bu hitab gönül ehli için çok büyük manalar ifade eder.

 

Bu mertebede zikr, zakir, mezkur, birlenme yolundadır.

“Beni zikr edin” hitabını gönülden duyan sâlik’in onu zikr etmemesi diye bir şey düşünülemez.

KAYYUM ismi ağırlıklı olan bu zikr, baştan beri verilen isimlerle birlikte çekilmeye devam edilir. Bunların feyz ve nurlarıyle sâlik KAYYUM isminin gereği olan, “kendi varlığı ile kaim olma” yoluna girer. Bu halin kemalinde beşeri benlik ve vehmi varlığının büyük bir kısmından kurtulmuş olur.

 

HAK’kın rızasını kazanmak; kişinin kendi vehmi varlığından kurtularak, varlığının gerçek sahibi olan ilahi varlığa teslim etmesiyle olur.

 

Daha evvelki mertebelerde başlayan teslim hali burda kemalini bulur. “Çık aradan kalsın yaradan” sözüyle ifadesini bulan bu yaşam neticesinde, kul, Rabbına elindeki emaneti teslim edince benlik davası ortadan kalkar, emanet sahibine devredilir.

 

Bu hal Rabbının rızasına sebeb olur. Böylece kul, razı olunmuşlardan, yani ehli Merdiyye’den olur.

 

“radıyallahü anhüm ve radu anh” (Maide Suresi 5/119) “ALLAH onlardan razı ve onlar da ALLAH’dan razı” âyeti gerçek hali ile yaşama geçmiş olur.

 

Rivâyet ederler ki Hz. Ömer (R.A) bu hali yaşayıp idrak ettiğinden meydana gelen hoşluk neticesinde “ene razı ente razı” yani “ben razı, sen razı”  diye diye sema etmeye başlamış.

 

“yühıbbühüm ve yühıbbünehü” (Maide Suresi 5/54) “ALLAH onları sever onlarda onu sever” âyetinde belirtilen HUB yani muhabbet  “SEKR”, yani İlahi serhoşluk, Aşk hükmüne ulaşmıştır.

 

Evvelce seven iken sonra sevilen olmaya başlamıştır. Böylece seyrine devam eden sâlike yavaş yavaş Nefs-i Safiye’enin yolu açılır. Önüne çıkan engelleri aşa aşa, hedefîne doğru ilerlemesine devam eder.

 

ALLAH c.c. herkesi hedefine ulaştırsın, amin.

 

 

YEDİNCİ BÖLÜM

N E F S - İ   S A F İ Y E

 

NEFS-İ SAFIYE: Sonradan arız olanları terk etmek, kendi özel hali ile saf kalmak, anlamındadır.

 

Zikri:  “Ya KAHHAR”dır.

 

İdraki: “limenil ­mülkül yevme lillâhil vahıdil kahhar” (Mümin Suresi 40/16)

Meâli: “Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan  Allah’ın’dır”.

 

Hali: “fela temûtünne illâ ve entüm müslimün” (Bakara Suresi 2/132)

            Meâli: “Sakın ha ölmeyin, ancak müslüman olarak ölün”

 

Yaşantısı: Nefs-i Safiyenin belirgin sıfatı, beşeri varlığından tamamen soyunmuş   olmasıdır.  

Ahlakı, yokluktur, hiçliktir, yorumsuzluktur.

Özelliği, renksizliktir, kayıtsızlıktır, dünyadan uzaklaşmadır.

 

Kendini gerçek hüviyeti ile bir başka manada, bir başka alemde bulmasıdır. Geçici dünya şartlanndan kurtulup ebedi aleme intibak etme başlangıcıdır.

Kişi dilerse seyrini burada bırakabilir, fakat daha ilerisini isterse çalışmalarını sürdürmesi gerekir.

 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “KAHHAR” ismidir.

Mürşidinin himmeti, irşadıdır.  

 

Tarikat mertebesinin sonudur.

Hakikat yaşamına geçmeğe namzettir. HEYBET ve ÜNS tecellisinin başlangıcıdır.

 

 

KISA BİLGİ

Seyrine “Nefs-i Emmare”den başlayıp devam eden sâlik nihâyet “Nefs-i Safiye” mertebesine ulaştığında kendisinde çok büyük değişiklikler olduğunu müşahede eder. Evvelce var ve zannettiği birimsel varlığının aslında hiç bir zaman var olmadığını, bunun bir şartlanma ve hayal mahsulü olduğunu anlar.

 

İşte bu idrak içersinde, “Bugün mülk” yani “Beden ­mülkü” kimindir? sorusuna kendi öz müşahedesi ile Vahid yani “tek bir” ve Kahhar olan ALLAH’ındır  gerçek hükmünü duyarak cevap verir.

 

ALLAH’ın mülkünde ikiliğe yer olmadığını, görünen varlıkların onun zuhur mahalleri olduklarını ve bunların kendilerine has bir varlıkları olmadıklarını anlar.

Ancak bu düşünce ve yaşam buraya ulaşanlara has bir hükümdür. Kesret yani “çokluk” aleminde yaşayanlara  göre değildir.

 

KAHHAR ismi son kalan birimsel benlik artıklarını da ortadan kaldınp tam bir safiyete ulaştırır. Bu safiyet sâlikin tam ve mutlak öz yapısı ile kalmasıdır, o da HAK’tan başka bir şey değildir.

Bu mertebe çok değişik bir yaşam arzeder. Burada yaşanan hayatın sırrını, ancak yaşayanlar idrak ve muhafaza edebilirler. Bu halin bazı tehlikleri de vardır, iradesi güçlü olanlar bu tehlikeleri yenerler.

 

“Sakın ha ölmeyin, ancak müslüman olarak öl,” emri ilahisi bu vadide çok önem taşır. Cenab’ı HAK kulunun gaflet içerisinde ölmesine razı değildir. Ancak  “müslüman” olarak ölmesine rıza gösterdiğini açık olarak bildiren bu ayetin tahakkuk yeri gerçek haliyle “Safiye” mertebesidir.

 

Müslüman kelimesinin gerçek ifadesi, teslim olan geçici varlığından kurtulup, salim olan manasınadır.

 

Rabbımızın ikazı bizleri hayali, vehmi ve birimsel varlığımızın emri altında iken ölmemizden kurtarıp, gerçek kimliğimize ulaşınca ölmemize rıza gösterdiğini belirtmesi içindir.

 

Gerçekten kendini bilmeden, bulmadan bu dünya ayrılmak büyük kayıptır. “Muti kable ente mut” yani “ölmeden evvel ölünüz” hadis-i kudsisiyle Efendimiz de bu hale güzel açıklık getirmiştir.

 

Kendi “nefs”inden ölenler, HAK’kın varlığı ile dirilirler, ki işte bu gerçek yaşamdır, ondan sonra artık o kimseler ölmezler.

 

Bazı TASAVVUF okulları “Nefs-i Safıye”de sulüku bitirirler ve bu araya daha başka mertebeler de ilave ederler. Her okulun sistemi kendine göredir.

 

Biz buraya kadar olan seyri, sadece Enfüsi yani kendi nefsimizdeki tahakkukunu görüp yaşadık, bundan sonra gelecek olan “HAZARAT-I HAMSE” yani (beş hazret) mertebesi ile de afaki seyri yani dış alemdeki seyri anlatmaya çalışağız.

 

Ancak. bu seyri de tamamlayanlar gerçek manada “Tevhid”e yani birliğe ulaşabilirler.

Gayret alandan, himmet verenden, muvaffakiyet ALLAH’dandır.

 

ALLAH c.c. bundan sonraki seyirlerimizi de tamama erdirsin.  amin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ KISIM

 

H A Z A R A T - I   H A M S E  

 

(Beş hazret Mertebesi) Tüm varlığı beş mertebede müşahade etme, birleme “Tevhid” mertebeleri

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

 T E V H İ D - İ   E F’ A L

 

Makamı        :        “Tevhidi Ef’al” (Fiillerin birliği) anlamındadır.

Zikri             : “Ya Fettah” tır.

Alemi           : “Alemi Şehadet” (madde müşahade) alemidir.

Peygamberi : “İbrahim a.s.”  dır

Lakabı          : “Halilûllah” dır.

Kelimesi       : “lâ faile illâllah” (Faili mutlak, ancak Allah’tır.)

Seyri            : “Seyri ilallah” (Allah’a seyir)

 

İdrakı : “senürihim ayâtina fiylafâki ve fiy en­füsihim (Fussilet 41/53 âyet)

Meâli : “afakta ve enfüsteki âyetlerimizin hakk olduğunu yakında göstereceğiz”

 

Hali: “kül­lü şey’in halikün illâ vechehü lehül hük­mü ve ileyhi türcaune” (Kasas 28/88 âyet)

Meâli : “onun vechinden başka herşey helak olacaktır, hüküm onundur, ona döndüleceksiniz”

 

Yaşantısı: Nefis mertebelerini bitirip, tevhidi ef’al’e varan kişinin sıfatı evvela kendi varlığında tevhidi oluşturmasıdır.

 

Nefsi Safiyede beşeri varlığından tamamen soyunmuş olarak, hiçlik, yokluk, renksizlik halinde iken burada hakikati yönünden tekrar kendi özel ve hakkani kimliğine ulaşmasıdır. Eski birimsel varlığının başka bir idrak ve oluşumla değişmesidir.

 

Bu seyr tamam olunca kişi çalışmasını dış aleme çevirir ve orada tevhid idrakını oluşturmaya başlar.

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “FETTAH” ismidir. (işaretini ehli bilir)

Mürşidinin himmeti, irşadıdır

Hakikat mertebesi’nin başlangıcıdır. Ancak bu makamın olgunlaşması için burada bir müddet daha misafir olmanız gereklidir. 

 

KISA BİLGİ

Bu mertebede kişi daha evvelce görmüş olduğu ENFÜSİ yani kendi nefsinde yaşadığı hakikatleri bu defa AFAK’ta yani dış alemde yaşamaya başlar.

Kur’anı Kerim’de bu hakikati ilk defa idrak edip yaşayan kimsenin İbrahim (a.s.) olduğu bildirilmiştir. “senüriyhim ayatina fiyl afakı ve fiy en­füsihim hatta yetebeyyene lehüm enne­hül hakk” meâlen “afakta ve enfüsteki âyetlerimizin hakk olduğunu yakında göstereceğiz” kelamı ilahisi bunu çok güzel anlatmaktadır.

 

Bu mertebeye ulaşan kimse Allah’ın âyetlerinin, yani işaretlerinin Hak olduğunu müşahade eder. Böylece oluşan bütün fiillerin, Hakk’ın fiilleri olduğunu YAKIYN bir bilgi ile idrak ederek yaşamaya başlar.

 

Oldukça zor olan bu yaşam halinde kişinin çok dikkatli olması gerekir.  Karşısına çıkan her türlü fiilin, herşeyin, (müspet veya menfi) ne olursa olsun, hepsinin Hak ve Hak’tan olduğunu bilmesidir. Ancak bu idrak ediş, buraya ulaşanlara has bir hükümdür, buna dikkat edilmelidir.

 

“kül­lü şey’in halikün illâ vechehü lehül hük­mü ve ileyhi turce’une” meâlen “onun vechinden başka herşey helak olacaktır, hüküm onundur, ona döndüleceksiniz” kelamı ilahisi de bu mertebede çok açık ifadesini bulmaktadır.

 

Her ne kadar bu âyeti kerime’nin gelecekte Kıyamet hadisesi ile ilgisi var ise de, yaşadığımız günde de geçerliliğini koruyup, bu mertebeye ulaşan kişi, yaşantısında ve idrakında fiillerin ve eşyanın her yönüyle Hakk’ın değişik mertebelerden, ayrı ayrı zuhurları olduğunu bilmesi anlamındadır.

 

Böylece bu günden, kendiliğinden alemin kıyameti kopmuş, yani zaten zannettiğimiz, fakat aslında sadece isimlerden meydana gelmiş olan eşyanın hakikati ortaya çıkmış olur. Eşyanın hakikatini arayanlar neticede bu mertebenini idrakına ulaşırlar.

 

Bu hüküm de HAKK’ın hükmüdür ve gerçekte görüldüğü gibi herşey o’na döndürülmektedir.  Burada  döndürülme  kelimesi çok iyi anlaşılmalıdır.

Bu mertebe kişinin kendi ilahi varlığı ile ef’al aleminin birleştiği, bütünleştiği ilk tevhid mertebesidir.

İşte bu yüzden burası dostluk yani hullet mertebesidir. İbrahim (a.s.) mın halil olması bu yüzdendir.

 

Kendinin ve bütün varlıktaki fiiilerin, Hakk’ın fiilleri olduğunu dolayısıyle, kendi vasıtasıyle Hakk’ın icraatta bulunduğunu idrak etmesidir.  Bu mertebenin kemali “fena-i ef’al”dir.

 

Bu mertebede kesin olarak bilinmelidir, ki afakta ve enfüste hiçbir şeyin faaliyeti yoktur; bütün faaliyet Hakk’a mahsustur.

“LA FAİLE İLLÂLLAH” dır.

 

Allah c.c. cümlemizin idrakını açsın. Amin.

Bu bahsi burada kesiyoruz.

Bu mevzuda daha geniş bilgi “Altı Peygamber” isimli kitabımızın “İBRAHİM A.S.” bölümünde gelecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DOKUZUNCU BÖLÜM

 

 T E V H İ D - İ   E S M A

 

Tevhid-i Esma, İsimlerin birliği anlamınadır.

Makamı        : “Tenzih” dir.

Zikri             : “Ya VAHİD”dir.

Alemi           : “Alemi  Melekut”tur,  alemi ervah,  alemi hayal de denir.

Peygamberi : “MUSA AS.” dır.

Lakabı          : “Kelimullah” dır.

Kelimesi       : “la mevcude illâllah”dır,  yani mevcud olan ancak ALLAH’tır.

Seyri            : “Seyri ilâllah” (ALLAH’a seyir)

 

İdrakı: “ve lillâhil meşriku vel mağribu feeynema tüvellu fesemme vechullahi  innallahe vasiun aliym” (Bakara 2/115 âyeti)

Meâli :  “doğu da, batı da Allah’ındır.  Nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır.  Allah her yeri kaplar ve her şeyi bilir.”

 

Hali:  “küllü men aleyha fe’nin ve yebka vechü RABBİKE zül­celali vel ikram” (Rahman 55/26-27 âyet)

Meâli :  “Varlık aleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi rabbının varlığı bakidir.”

 

Yaşantısı:  Tevhid-i Esmaya varan kişinin sıfatı, tevhid mertebelerini daha ince bir seziş ile idrak etmeye başlamasıdır. 

 

Kişi, Tevhid-i ef’alde fiilleri birlemişti. Bu defa fiilleri meydana getiren isimleri birlemesi gerektiğini anlamaya başlar.

Her fiilin “ESMA’ÜL HÜSNA” (Allah’ın güzel isimleri)nden birinin zuhur yeri olduğunu kavrar. 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “VAHİD” ismidir. İşaretini ehli bilir,

Mürşidinin himmeti, irşadıdır.

Hakikat mertebesi’nin devamıdır. 

 

KISA BİLGİ

Bu mertebede kişi daha evvelce, tevhid-i efalde gördüğü fiil birliğini; bu defa fiilleri meydana getiren ve onlara kimlik veren isimlerde görüp “ESMA’ÜL HÜSNA” (Allah’ın güzel isimleri)i birlemeye çalışacaktır. Epey gayret isteyen bu idrak ve yaşamda Hakkın yardımı ile olgunlaştırılır.

 

Kişide varlığın ve fiillerin kaynağının “ESMA ALEMİ” olduğu bilinci yerleşince bu yaşam kişiyi TENZİH’i bir yaşama doğru götürür, gerçek TENZİH’i (noksan sıfatlardan arındırma) bu mertebeye ulaşan kimseler yapabilir.

 

Bu mertebe ilk olarak gerçeği itibarile Musa (a.s) ma ve ondan da Beni israil kavmine verilmiştir.

Ancak onlar daha ziyade madde ve paraya düşkün olduklarından bu hakikati idrak edememişler, her şeyi madde de aramışlar ve neticede maddeperest olmuşlardır.

 

“Doğu da batı da Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın isimlenmiş vechi orasıdır” diye buyuran kelamı ilahi bu mertebeyi çok açık bir şekilde anlatmaktadır.

Bu mertebede salik VAHİD ismi ile birlikte LÂ MEVCÜDE İLLÂ ALLAH kelimesini fırsat buldukça çekmelidir.

 

“Gözüken her şey ve oluşan her fiil bir esmanın zuhurudur” idrakine ulaşan kişi SIRATULLAH - MARİFETULLAH “Allah bilgisi” yolunda epey menzil aldı demektir.

 

“Varlık aleminde bulunan her KİM’lik fanidir, ancak yüce ve ikram sahibi Rabbının varlığı bakidir.” “Kelamı îlahi”si bu mertebenin kemalini anlatmaktadır.

 

Bu mertebede bir hayli çalışma neticesinde varlıklardaki İZAFİ KİM’likler düşer ve onların yerini Celal ve İkram sahibi olan Allah’ın güzel isimleri, “ESMA’ÜL HÜSNA” alır.

Daha evvelce varlıklarının kendine ait olduğu  ZAN edilen isimler düşmüş, gerçek, yerini konmuş olur. Aslında gerçek zaten, yerindedir, fakat bizdeki yanlış bilinç ve uygulama yerini doğru ile değiştirmiş olur.

 

Bu mertebenin kemali FENA-İ ESMA yani izafi isimlerin fena (son) bulmasıdır. Bir başka deyişle kendi varlığında ve dışarda gördüğü, hissettiği her varlığın Allah’ın güzel isimlerinden meydana geldiğini bilmesi ve Onu bütün noksanlıklardan mutlak TENZİH ederek yaşamasıdır.

 

Bu mevzuda daha geniş bilgi “Altı Peygamber” isimli kitabımızın “MUSA A.S.” bölümünde gelecektir, fakat en verimli eğitim yolu sohbettir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ONUNCU BÖLÜM

 

 T E V H İ D - İ   E S M A

 

Tevhid-i Sıfat, Sıfatların birliği anlamınadır.

Makamı        : “Teşbih” (benzetme) dir, “fena fillâh” Allahta fani olmaktır.

Zikri             : “Ya AHÂD”dir.

Alemi           : “Alemi  Ceberrut”tur, (Hakikati Muhammedi)dir.

Peygamberi : “İSA a.s.” dır.

Lakabı          : “Ruhullah”dır.

Kelimesi       : “L MEVSUFE İLLÂLLAH” (sıfatlanmış olan ancak Allah’tır)

Seyri            : “Seyri fillâh” ALLAH’da seyir

 

İdrakı: “küllü nefsin zaikatül mevt” (Ali İmran 3/185 âyeti)

Meâli :  “her nefis ölümü tadacaktır.”

 

İdrakı: “ve eşhedehüm alâ enfüsihim” (A’raf 7/172 âyeti)

Meâli :  “Kendi nefisleri üzerine şahid oldular.”

 

Hali:  “Fenefahnâ fiyha min ruhina” (Enbiya 21/91 âyet)

Meâli :  “Biz ona ruhumuzdan nefh ettik.”

 

Hali:  “ve eyyednahu biruhil kudüsi” (Bakara 2/253 âyeti)

Meâli :  “biz onu ruhül kudüs ile destekledik.”

 

Yaşantısı:  Bu mertebede kişi daha evvelce bu varlığın “ESMAÜL HÜSNA” ALLAH’ın güzel isimlerinden kaynaklandığını idrak etmişti. Bu defa isimlerin dahi kökenlerinin Allah’ın sıfatlarına “Sıfatı Subutiye” yani hayat, ilim, irade, kudret, kelam, semi, basar’a dayandığını ve herşeyin aslında bu sıfatlardan kaynaklandığını anlamaya başlar.

 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi “AHAD” ismidir. İşaretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, irşadıdır.

Hakikat mertebesi’nin devamıdır. 

 

 

KISA BİLGİ

Bu mertebede kişi daha evvelce Tevhid-i Esma’da gördüğü isim birliğinin aslında SIFAT birliğine dayandığını idrak etmeye başlar.

“Sıfatı subutiye” diye bilinen Cenabı Hakkın yedi sıfatı başta olmak üzere bütün sıfatlarının faaliyetlerinin iyi idrak edilmesi için çok çalışılmalıdır.

 

Bu mertebeye ulaşıncaya kadar epey yükselme kaydeden sâlik; burada bir mertebe daha yükselir ve TENZİH’ten TEŞBİH’e ulaşır.

 

Daha evvelce HAK’kın varlığını, isimler düzeyinde bâtında müşahede etmiş iken; bu defa zahirde Sıfat boyutunda müşahede etmeye başlar. Her varlıkta HAK’kın bir sıfatını görüp; her şeyi ona göre değerlendirir.

 

“Her nefis ölümü tadacaktır” hükmü ilahisi bu hali ne güzel anlatır. Nefs kelimesi ile anlatılmak istenen mana; İnsanda bariz olarak benliğinin en geniş mana’daki vasfı olmakla birlikte, diğer varlıklarda da mertebeleri itibariyle, böyledir. İşte, her varlıktaki “birimsel nefs” ölümü tadacaktır. Ondan sonra, “kendi nefisleri üzerine şahid oldular” hükmüyle de; gerçek İlahi nefslerini teşbih mertebesinde müşahede etmiş olacaklardır.

 

İdrak ve yaşantısı oldukça zor olan bu mertebede sâlik, tüm sıfatlarının Hak’kın sıfatları olduğunu idrak etmeye ve bu anlayış içinde hayatını sürdürmeye devam eder.

 

Âdem (a.s) hakkında buyurulan, “ben ona Ruhumdan nefh ettim” hükmü daha, daha kemale ulaşarak,

İsa (a.s) hakkında, “biz ona ruhumuzdan nefh ettik” şeklini alır. “Biz” ifadesi ile ondaki sıfatların, kendi sıfatları olduklarını açık olarak belirtmiştir.

“Biz onu Rühül kudüs ile destekledik” kelamı îlahisi ile de; bu mertebenin mukaddes bir mertebe olduğu anlatılmıştır.

 

Bu mertebeye ulaşan kimseleri izafi babaları kalmaz çünkü “fena fillâh” Allah’da fani ve yok olmuşlardır. Bunların babaları “Ruh’ul Kudüs”tür.

 

İnsanlık seyrinin kemal yolunda “fena fillâh” ve teşbih ifadesi ile de belirtilen “İSEVİYYET” mertebesini Hıristiyanlar, içlerinde çok azı müstesna ne yazıkki hiç anlayamadılar. Bu yüzden (üçlü ALLAH) yani “Baba - ana – oğul” ifadeleriyle izaha çalıştılar. İsa (a.s).mın gerçek makamım idrak edemediler.

 

Hak’ta fani olanın kendine has bir yaşantısı olamıyacağından İsa (a.s).mın şeriatı da yoktur. Musa (a.s) şeriatına uymaya çalışan Hıristiyan alemi, işte bu yüzden tam bir kargaşa ve belirsizlik içindedir.

Ne acı durumdur ki ellerinde KURAN gibi çok yüce bir hükümler manzumesi ve İlahi kelamı bulunan İslam müntesipleri de onların inançlarım kendi geçici hevesleri uğruna alet olmakla her türlü yaşamlarına özenmekte ve büyük bir iştah ile onları örnek almaktadırlar.

 

Fena Fillâh mertebesine ulaşan kişinin karşılaşacağı epey zorluklar vardır ki bunun en önemlisi kayıdsızlığa düşmesidir.

Hiç bir şeyle kayd altına girmek istemez, çünkü HAK’ta fani olmuştur. Burada kalmak oldukça zordur.

Eğer farkında olmadan tekrar eski birimsel nefsine düşerse, inkarcı zındık olur, çok tehlikeli bir haldir.

 

Kurtuluşu AHAD ismiyle birlikte “La mevsufe illelah” zikrini fırsat buldukça çekmeli, rehavete ve gevşekliğe düşmemelidir.

Kendi sıfatlarının ve alemdeki bütün sıfatların ALLAH’ın sıfattan olduğunu idrak edip böylece bu mertebede yaşamını sürdürmelidir.

 

Kur’an’ı Kerîm’de bu hakikati ilk idrak eden kişinin İsa (a.s) olduğu bildirilmiştir.

 

Hazmı ve yaşamı oldukça zor olan bu mertebeyi Allah c.c. arzulularına kolay getirsin, gayret bizden, yardım ve muvffakiyyet Allah’dandır c.c..

 

Bu mevzuda daha geniş bilgi altı Peygamber isimli kitabımızın İsa (a.s) bölümünde gelecektir. Fakat en güzel ilim müşahede ile kazanılan ilimdir.

 

 

 

 

 

 

 

 

ONBİRİNCİ BÖLÜM

 

 T E V H İ D - İ   Z A T

 

Tevhid-i Zât, “Zatların birliği” anlamınadır.

Makamı        : “Tenzih-i ve Teşbih-i Tevhidi”dir.  “Cem”, yani toplamadır.

                       “Baka billâh” (Hakk’ta bâki olma) demektir.

Zikri             : “Ya SÂMED”dir.

Alemi           : “Zat alemi” (Alemi  lâhud) 

Peygamberi : “Muhammed Mustafa” (SAV). dır.

Lakabı          : “Habibullah” dır.

Kelimesi       : “la mağbude illâllah - lâ ilâhe illâllah” dır.

Seyri            : “Seyri meaallah” Allah’la beraber seyirdir.

Suresi             :  “İhlâs Sûresi” dir

 

İdrakı: “şehidellahü ennehü lâ ilâhe illâ hüve” (Ali İmran 3/18 âyeti)

Meâli :  “Allah kendi kendine şahittir, ki ondan başka ilah yoktur.”

 

Hali:  “inneniy enellahü lâ ilâhe illâ ene fabüdniy” (Ta- Ha  20/14 âyeti)

Meâli :  “şüphesiz ben allahım benden başka ilah yoktur artık bana ibadet et

 

Yaşantısı: Daha evvelki mertebede Hakk’ta fani olup, kendini “kayıp eden” gaib eden “yok olan” sâlik, eğer bu mertebeye ulaşırsa, tekrar kendine gelir. Fakat bu kendine geliş eski haliyle değil yeni haliyle ve çok latif olacaktır.  Onu gören yine eskisi gibi haliyle zanneder.  Fakat bu defa o Hakkla baki “baka billâh” olarak hayatına devam etmeye başlar.

 

Bu kişinin ahlakı “tahallaku bir ahlakıllah” hikmeti gereği “Allah ahlakıyle ahlaklanmaktır.” Acaip bir yaşamdır. Muhafazası oldukça zordur. 

Bu makamın anahtarı ve yükselticisi  Samed ismidir.

Marifet mertebesi’nin başlangıcıdır.

 

 

KISA BİLGİ

Salik daha evvelce varlığın Allah’ın sıfatlarından meydana geldiğini idrak etmişti. Bu mertebede sıfatların dahi kökenlerinin Allah’ın zatına dayandığını ve varlıklarını ondan aldığını idrak eder.

 

Bütün varlık, efal, esma, sıfat, ve zat alemleri ile birlikte, bir bütün ve bu bütünün de özünün Allah c.c. olduğunu iyice anlayıp bu mertebede tam bir mutmain (tatmin) olanlardan olur.

 

Hadiselere, kesret yani çokluk gözüyle bakan kişi, yazıyı kalemin yazdığını zanneder. Vahdet yani birlik gözüyle bakan arif kişi ise, evvela kalemi, sonra kolu, sonra bedeni, daha sonra da, kafayı yani aklı görüp idrak eder, ki yazının oluşmasında mutlak hakimiyet akıldadır.

 

Eğer akıl olmasa bütün bu faaliyet hiç olmaz. Azalarda ve kalemde meydana gelen hareket, aklın yani zatın ürünüdür, diğerleri vasıta ve zuhur mahalleridir.

 

Bu mertebenin kemali, fena-i zat’tır, zatların fani olmasıdır. Kendi zatının ve alemdeki bütün zatların, aslında Allah’ın zatından başka bir şey olmadığını idrak eder ve yaşar. Böylece izafi varlığını, zatını kaybetmiş; onun yerine Hakkanî varlığını, zatını bulmuş, Hakka meczup (Hakla baki) “baka billâh” olmuştur.

 

Artık bu kimseler ölmezler. Çünkü ölmeden evvel ölüp, daha bu dünyada iken Hak’la ve Hak’ta dirilmişlerdir.

İşte ihlas’ı şerif’i ancak bu kimseler gerçek manası ile okuyabilirler ve yaşarlar.

 

Kelime-i tevhid dahi geniş hali ile bu mertebede tam ifadesini bulur. “Allah kendi kendine şahittir ki ondan başka ilah yoktur” kelamı ilahisi bu hali ne güzel izah eder. Her âyetin bir doğuş yeri vardır, işte bu âyetin doğuş yeri de, ZAT alemidir.

 

Kur’an-ı Kerim’i okurken; hangi âyetin, hangi alemi, hangi mertebeyi anlattığını idrak etmemiz bize çok şey kazandıracaktır.

 

Gerçek Kuran okumak yukarıda bahsedilen mertebeleri idrak ettikten sonra; ancak, mümkün olur. Beşeriyet ve benlik kalıpları içinde Kur’an-ı Kerim’i okumak ne yazık ki onu sadece ef’al yani fiil ve madde kalıptan içinde çok sınırlı bir mana ile anlamaktan öteye geçemez.

 

Allah c.c. bütün mü’minleri gerçek Kur’an okuyanlardan eylesin. Amin.

 

“inneniy enellahü la ilâhe illâ ene fabüdniy “ (Ta-Ha Suresi 20/14. âyet) “Şüphesiz ben ALLAH’ım, benden başka ilah yoktur, bana ibadet et” kelam-ı ilahisi bu mertebede şüphesiz olarak bütün varlığın Hakkkın varlığı olduğunu ve ibadetin sadece ona yapılması gerektiğim açık olarak emir ile bildiriyor.

 

Bu mertebede yapılan ibadetin ismi UBUDET’tir. Bunun nasıl bir ibadet olduğunu oraya ulaşan ehli bilir.

Bu ibadet, kesret yani çokluk aleminde yaşayan kimsenin ibadetine benzemez. Bunlar, “SALATU DAİMUN” devamlı namaz içindedirler. Efal alemi, esma alemi, sıfat alemi, ve zat aleminin namazlarını; her mertebenin hali gereği yerine getirirler ve ibadette kemal ehlidirler.

 

Bunları dışardan tanımak mümkün olmaz. İbadetleri sadece Allah’a olur. Allah c.c. kendine has kulları arasına almış olduklarını kendine ayna eylemiştir.

Dilerse; bu mertebede cezbeli olarak bırakır,

Dilerse; bir mertebe daha verip tekrar geriye döndürür.

 

Burada yaşayan kimsenin işi sadece HAKK iledir, ondan başka varlık göremez, “görmediğim Allah’a ibadet etmem” der.

Bu engin idrak ve müşahede içerisinde hoş bir hal ile hayatına devam eder. Bunlar için korku ve hüzün yoktur, bahtiyar kimselerdir.

 

Oldukça gayret isteyen bu mertebeye Allah c.c. meraklı ve arzulu olanları çıkarsın, amin.

 

Bu mertebeye ulaşıp ZAT alemi yaşantısını ilk olarak ortaya getiren kişi, Hz. MUHAMMED’dir. Tenzih ve Teşbih’i birleştirip, Tevhid eden; oradan da Vahdet’e eren yani Museviyyet ve İseviyyet hükümlerini birleştirip; onların ayrı ayrı yollar değil, bir bütünün sistemi içerisinde, onun mertebeleri olduğunu anlatan ve kendi getirdiği Vahdet hükmü ile de İnsanlığın ALLAH bilincinde MARÎFETULLAH en üst mertebeye ulaşmasım sağlayan, nihâyet HABİBULLAH lakabım alan himmeti yüce kişidir.

 

Bu mertebenin yolu ancak onun ümmetine ve ona iman edip inananlara açılmıştır. Başka hiç bir şekilde bu mertebeye ulaşmanın imkanı yoktur.

 

Ahir zaman ümmeti olan bizler, bundan istifade etmesini bilmeliyiz.

Gayret bizden muvaffakiyyet ALLAH’dandır, c.c.

 

ONİKİNCİ BÖLÜM

 

 İ N S A N – I   K A M İ L

 

İnsan-ı Kamil : “Kamil İnsan” anlamınadır.

Makamı          : “Ahadiyyet”  (Cemül Cem) toplamların toplamı.

Zikri              : “Allah” CC. dir.

Alemi             : “Bütün alemler” her alemde gereği gibi hareket etmek 

Peygamberi    : “Muhammed Mustafa” (SAV). dır.

Lakabı           : “Abdühu ve Resulühu”

Kelimesi         :        “lâ ilâhe illâllah muhammederrasulüllah” dır.

Seyri             : “Seyri anillâh” (Allah’dan seyr)

Suresi           : “Fatiha” (el hamd) dır.

 

İdrakı: “ve ma erselnake illâ rahmetenlil alemiyn”    (Enbiya 21/107 âyeti)

Meâli:  “seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”

 

Hali: “ve ma remeyte iz remeyte ve lakinnallahe rema” (Enfal  8/17 âyeti)

Meâli: “attığın zaman sen atmadın ancak Allah attı”

 

Hali:  “men reani fekad reel hakk” (Hadis)

Meâli:  “beni gören ancak Hakk’ı görmüş olur”

 

Yaşantısı: Daha evvelce Hakk’ta baki “baka billâh” kendi halinde alemden habersiz iken sâlik, bu mertebede uyandırılıp kendisine yeni bir elbise giydirilip, tekrar eski beşeriyyet alemine gönderilir.

 

Dışı, Şeriati Muhammedi; içi, Hakikati Muhammedi ile bezenmiş olduğu halde halka çok yumuşak ve müşfik bir şekilde yaklaşır.

İstidat ve kabiliyeti olanları ellerinden tutup daha evvelce kendi geçtiği yolları takip ederek, Hakk’ın huzuruna çıkarıp Mir’ac ettirmeye çalışır. Hayatı böylece devam eder  gider.  Dışı halk, içi Hakk ile’dir.

 

Son derece geniş ihatası olan bir mertebedir. Hakkını vermek oldukça zordur. Bu makamın anahtarı devamlı olarak ismi celal ve kelime-i tevhid okumaktır.

İşaretini ehli bilir.

Mürşidinin himmeti, irşadı’dır.

Marifet mertebesi’dir.

 

Buradan sonra kişi kemal ehli olup, başkasına ihtiyacı kalmaz.  Sözleri genellikle ilhamdır.  

İstidadı  nispetinde  son  nefesine  kadar mertebesini geliştirebilir. Bu mertebenin sonu yoktur.

 

KISA BİLGİ:

En baştan başlayıp nefs-i emmareden yola çıkan sâlik nihâyet epey uzun çalışma ve gayretlerden sonra Hakkın izni ve yol göstericisinin himmetiyle eğer bu mertebeye ulaşabilirse çok değerli bir iş yapmış olur, bu değeri madde aleminin maddi kıymetleri ile ölçmek imkansızdır.

 

“Çık aradan kalsın yaradan” sözleriyle belirtilmek istenen, izafi varhğının yukarıda gösterilen yollardan geçerek ortadan kalkması neticesinde, zaten HAK’kın olan varlığım, gerçek hali ile idrak edip bütün varlığında onun hareket ettiğini ve onun da kendinden başka bir şey olmadığım anlayıp bu Hak’kani vasfı ile tekrar kesret/çokluk alemine dönen kişi, derya’ya ulaşan suyun buhar haline gelip, bulut olup tekrar yağmur haline gelmesine benzer.

O yağmur tanesi sağda solda kalmış yağmur damlaları ile birlikte bir dere oluşturur, dere, nehre, nehir tekrar denize ulaşır. Bu böylece devam eder gider. Kim ki bu dönüşümü idrak eder, alemin sırrım çözmüş demektir.

 

İlahi vasıflarla Zât aleminden beşeriyet alemine dönen ilk yüce İnsan İNSAN-I KAMİL Muhammed Aleyhisselamdır.

Alemlerde onun özel mertebesine ulaşmanın kimse için yolu yoktur.

 

Ondan veraset alan yüce Gavslardan sonra bu mertebeye ulaşan kimseler ise Kamil insan’lardır.

İşte, halk içinde bunları tanımak pek mümkün olmaz. Çünkü bütün vasıflarla birlikte olduklarından, belirli bir vasıfları yoktur. Bunları ancak irfan yoluyla anlamak mümkün olur. Kim ki bunları tanıyıp bulur ve uyar işte onlar, azim ve gayret ile zaman içerisinde o kervanda yol alarak menzillerine ulaşabilirler.

 

Bu mertebenin özelliği Cem ül cem yani toplamların toplamıdır. Varlığında efal alemi, esma alemi, sıfat alemi ve zat alemi, cem edilmiştir.

Dışı, her ne kadar beşeri sureti görüntüsünde ise de; içi tamamen HAK’kın tüm mertebelerini ihata etmiş bilinmez bir sır deryasıdır.

Hak onda her mertebeden gerektiği gibi zuhur eder. O, alemde HAK’tan başka hiç bir şey müşahede edemez.

 

Bayezid-i Bistami’nin dediği gibi “kırk sene varki halk beni kendileriyle ünsiyet eder zannediyor, halbuki ben Hak ile ünsiyetteyim” sözü ve yaşantısı bu mertebenin halini pek güzel anlatır.

 

Bu mertebenin ehli “nasa akılları düzeyinde hitab ediniz” Hadisi şerifinin hükmü ile, karşısına gelen kimse hangi akıl düzeyinde ise onun mertebesini bilir ve ona oradan hitab eder,  eğer kabiliyetli görürse az daha üst mertebeden hitab ederek oraya doğru yükseltmeye çalışır. Eğer kabiliyet görmezse rengine boyar ve o kişiyi olduğu yerde bırakır.

 

Bu kimseler, “marifetullah” ALLAH’ı, KUR’AN-ı ve HADİS’leri, her mertebede idrak eder ve her mertebenin hakkını vererek yaşar.

Cami ismiyle toplayıcıdır. Bütün varlığa faydalı ve merhametlidir.

 

O kişi “ve ma yentı­ku anil heva in hüve illâ vahyün yuha” (Necm Sûresi 53/3-4. âyeti) “O kendiliğinden konuşmamaktadır, onun konuşması ancak kendisine bildirilen bir vahy iledir,” âyetinin tecelli ve bereketi ile “Makam’ı Muhammed”den aldığı yansıma ve ilahi bir lütuf ile olmaktadır.

 

1.      İşte ancak bu sözler gerçek hedefini bulur

2.      ve orada “Nur-u Muhammediyye”yi parıldatmaya başlar.

3.      Ancak bu sözler kalplere şifa, gönüllere safa, ruhlara baka kazandırır.

4.      Ham meyveyi oldurur, ölmüşü diriltir.

5.      Dünya sarhoşunu ayıltır, ahret sarhoşunu bayıltır,

6.      uyuyanı uyandırır, atılı harekete geçirir.

7.      Yolcuyu menziline ulaştırır.

8.      Dargınlan barıştırır, aşıkını maşukuna kavuşturur.

9.      Mahcubların perdesini açar.

10.  Ümidsizleri ümidlendirir.

11.  Cehli ilme dönüştürür.

12.  Pulu altın eder,

13.  Kulu sultan, sultanı insan eder.

14.  Sözleri pahası bulunmaz değerlerdir.

 

Bu kimseler, ancak, Allah c.c. zikri, Allah c.c. muhabbeti ve Allah c.c. sohbetiyle huzur bulurlar.

 

İşte gerçekte sadece bunlar abdühu abd (kul) olurlar ve rasulühu ancak bunlar gönülden haber verirler.

 

Bu kimseler kelime-i tevhidi her mertebede ve her mertebenin hakkını vererek söylerler, gerçek tevhid ehli bunlardır.

 

Bu mertebeye gelen kişi aynı zamanda “Fatiha-yı şerife”nin de yaşantısını en iyi şekilde idrak edendir.

 

ELİF , “Kamil insan”dır, on iki noktadan, on iki mertebeden meydana gelmiştir. Yedisi “ettur’u seb’a” (yedi tur), beşi “Hazarat’ı hamse” (beş hazret mertebesi) olmak üzere on iki mertebenin ifadesidir.

 

HAMD’ı en geniş manasıyla ancak bu kimseler diyebilirler. Bunların dışındakiler kendi bulundukları sınırlı mertebeleri itibariyle nerde iseler, oranın idraki ile hamd ederler.

 

“Namaz”, mevzuulu kitabımızda Hamd’ın dört mertebesini anlattık, oradan daha geniş malumat alınabilir.

 

Fatiha’yı şerif’in iki (2) vechi vardır. Biri, kulluk, “makam-ı abdiyyet”, diğeri  ilahlık, “makam-ı Ulühiyyet”tir, iki yönünü birlikte idrak etmek ve yaşamak, Kamil İnsan’a has bir oluşumdur.

 

Gerçek hamd’ı ancak HAK ve HAK ehli yapar, ümmeti Muhammed-e Fatiha’yı şerif büyük bir lütuftur.

 

“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik” hükmünün tecellisi, risalet menbaı, Hz. Muhammed S.A.V. efendimizin mübarek gönlünden o kişilere sirâyet ettiğinde, işte, o kişiler de alemlere rahmet olurlar.

Çünkü  gönüllerinde  hakikat-i  Muhammedi’nin  nuru, zahirlerinde de şeriat-ı Muhammedi’nin şerefini taşırlar.

Cenab’ı Hak bunların sırrı ve hakikatleri cihetinden halkı aleme rahmet eder, fakat alem halkı bu rahmetin nerden geldiğini idrak edemezler.

 

“Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı”  ilahi hükmü bu kimselerin yaşantısını ne kadar güzel ve ne kadar açık olarak anlatmaktadır.

 

“İzafi varlıkları” iflas etmiş yerini “HAK varlığı” istila etmiş olan güzel İnsanlardan zuhura gelen her şey, HAK’kın bir fiili hükmüne dönüşmüştür.

 

Her mertebede başka yorum ve idraki olan bu ilahi kelamın esas kaynağı, “ZAT”ın İnsan mertebesinden zuhurunu, halini açık olarak anlatmaktadır. Oldukça zor olan bu yaşamda bulunan kimselere Allah c.c. kolaylıklar versin.

 

Rasulü Sakaleyn iki ağırlığın yani İnsanların ve Cinlerin Peygamberi olan o yüce ve muhteşem Rasulü zişan, hiç bir adem oğluna nasib olmayan o kutlu Mi’rac seyr’i  ve temaşasından döndükten sonra, “men reani fekat reel hak” yani “beni gören ancak HAK’kı görmüş olur” muazzam sırrınıifşa etmesiyle ne büyük bir irfan hazinesini insanlığa hibe etmiştir.

 

Bu hakikatin bir zerresi insana ulaşırsa, o insan baştan aşağı sarsılır, çöker yere yığılır, yanar kül olur savrulur. Sonra tekrar zerreleri toplanır, yeni bir yapılanma ile kendine gelmeğe başlar ve gerçek HAK’kani hali zuhur etmeğe başladığında kendini başka bir eda, başka bir safa, başka bir vefa, başka bir biçimde, başka bir alem içre, başka bir yapı da bulur ve o yüce Peygamberden kendine ulaşan (İlahi bir yoldan gelen) tecelli bereketiyle, “cübbemin içinde Hak’tan başka bir şey yok”,  “her ne yana eğilsem, her şey ol yana eğilir”, “bana bakan ancak Hak’kı görmüş olur” ve benzeri sözleri demeye başlar. Her ne kadar zahir ehli için bu sözler geçersiz ise de, hakikat-i Muhammediyye’ye ulaşmış kutlu kimseler için geçerlidir.

 

Bu halleri ancak yaşayan bilir. “Rivâyet ve nakil” bilgisi değildir, “müşahede ve “vehbi” ilimdir.

 

Mertebeleri aşmış seyr-i sülûk’unu “TEKMİL TARÎK” tamamlamış, kendi bünyesinde Mi’racını yapmış kişilerin hayatı işte yukarıda bahsedilen hallere benzer özellikler gösterir. Ne mutlu onlara. ALLAH c.c. cümle sâlikler kemale erdirsin.

 

İslamın içinde bir çok gruplar vardır. Bunların bazısı şeriat, bazısı tarikat, bazısı hakikat, bazısı marifet mertebesindedirler. Hepsi de kendi mertebelerinde Hak’tır ve de gerçektir. Ancak en kemalde olan irfan ehli, cem-ül cem’e ulaşanlardır.

 

Cem-ül Cem demek, bütün cemleri bir araya toplayıp Cem’inde Cem’i demektir. Bu mertebeye eren kişinin iki vechi (yönü) vardır. Biri halka, diğeri Hak’ka bakar. Nerede nasıl gerekiyorsa o vechiyle görünür. Onu tanımak, anlamak cidden çok zordur.

 

Kamil İnsan mertebesinin geriye dönüş makamları vardır. Bunlar evvela “Tecelli-i Zat”, “Tecelli-i Sıfat”, “Tecelli-i Esma”, “Tecelli-i Efal”dir. Biz bu rnertebeleri daha fazla uzatmamak için Kamil İnsan makamında birleştirdik. Bu tecelliler zaten Kamil însan, mertebesine ulaşan kimselerde tabii olarak oluşacaktır.

 

Bu mertebenin başka bir özelliği de “tahallaku bi ahlaki rasulüllah” “Peygamberin ahlakiyle ahlaklanın” hükmü ile yaşayışı, beşeri yaşamın icapları içerisinde Hak’kani bir yaşam tarzıdır.

 

Bu mertebede her şey gene eskisi gibi yerli yerine dönmüş, zahirde “Şeriatı Muhammedi”  batında ise “Hakikati Muhammedi” hükümleri geçerli olmuş olur.

 

Bu zatlar dışta halk ile, içte Hak iledir. Bunları tanımak çok zordur, gerçek irfan ehli, vasıl kimseler bunlardır. Halkta, Hak’kı; Hak’ta  Halkı müşahede ederler.

Bir başka ifadeyle kesrette vahdet, vahdette kesret’i yani çoklukta birlik,   birlikte  çokluk’u en güzel şekilde yaşarlar.

 

Daha evvelce ehl-i sünnet vel cemaat yolunu sadece şekil ve suret halinde, zahirde yaşarlarken, bu defa ehli sünnet vel cemaat yolunu batını ile birlikte yaşarlar, ki işte gerçek “İslamiyet” ve “Marifetullah” yaşamı budur.

 

Ehl-i sünnet yolunu sadece “şekiller ve merasimler” babında uygulamak yeterli olamamaktadır.

İşte İslamı yeteri kadar tanımamak ve tamtamamak buradan kaynaklanmaktadır. Eğitim yetersizliği ve bilinçsiz    tutuculuk    önümüzde    büyük    mania oluşturmaktadır.

Ehli sünnet vel cemeat yolunu irfaniyetle destekleyip batıni yaşamımızı da faaliyete geçirebildiğimiz gün, İslam topluluğu olarak hedefimize vardığımız gün olacaktır.

 

Gayemiz en kısa yoldan ve en gerçekçi olarak talipleri HAK’ka ulaştırmaya yardımcı olmaktır. Hatalarımız var ise hoş görüle.

 

Hak’ka giden yollar muhakkak’ki pek çoktur. Ancak biz, bildiğimiz yolu anlatmağa çalıştık. Eksik yerler varsa Cenab’ı Hak tatbik edenlere ilham vasıtasıyla tamamlatsın, amin.

 

Muvaffakiyyet Allah’dandır. Onun dileğinin dışında hiç birşey olmaz.

 

Muvaffakiyyet ALLAH’dandır. Onun dileğinin dışında hiç birşey olmaz.

Kısaca bahs edilen bu hususlar oldukça uzun bir süre alır, gayret kişiye düşmektedir.

İnsan taşıdığı yükü bir bilebilseydi?..

 

 

16/08/1992

NECDAT ARDIÇ UŞŞAKİ

TEKİRDAĞ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇÖZDÜM SIRRINI

 

                        Düşünürdüm bir zamanlar alemi,

                        Tefekkür ederdim çok çok halimi,

                        Arardım bu varlık içre yarimi,

                        Çözdüm alemin sırrını çözdüm.

 

                                         La faile illâllah dedi hocam,

                                         Benim de bu oldu bir zaman hecem,

                                         Aydınlandı sonra karanlık gecem,

                                         Çözdüm fiillerin sırrını çözdüm.

 

                        Esmalar oldu ikinci durağım,

                        Sağlam bastı burada da ayağım,

                        Nurlar ile doldu bütün varlığım,

                        Çözdüm Esmaların sırrını çözdüm.

 

                                         Sıra geldi Sıfatlar dergahına,

                                         Bakmadım hiç bir şeyin ah, vahına,

                                         Hep vasıflar HAK’kındır anlayana,

                                         Çözdüm Sıfatların sırrını çözdüm.

 

                        Zat-ı HAK’tır alemde baki olan,

                        Bu sırlarla tüm içi dışı dolan,

                        Hak deryasına dik tepe dalan,

                        Çözdüm Zat-ı HAK’kın sırrım çözdüm.

 

                                         İnsana baktım bir güzel libas,

                                         Yok üstüne alemde, haslardan has,

                                         Kevserden içer, içirir de, tas tas,

                                         Çözdüm İnsan’ın sırrım çözdüm.

 

                    Adem A.L.S. ile dünyaya geldim baştan,

                        Kim korkar ki, sonu olmayan yaştan,

                        İndi ruhum göklerden, yüce Arştan,

                        Çözdüm Adem’in, A.L.S. sırrını çözdüm.

 

                                         Yolum düştü İbrahim’e A.L.S. hulleli,

                                         Dostumla dost olunca, dedim beli,

                                         Buraya ulaşan olurmuş veli,

                                         Çözdüm İbrahim’in A.L.S. sırrım çözdüm,

 

                        Musa A.L.S. ile Tur’u Sina da bir gün,

                        Kelimullah lafzım aldık o gün,

                        Bu işler oldu, sanırım hemen dün,

                        Çözdüm Musa’nın A.L.S. sırrını çözdüm.

 

                                         İsa A.L.S. ile denildi Ruhullah,

                                         İçim dışım boyandı Sibgatullah,

                                         Nerde bulurum böyle bir ehlullah,

                                         Çözdüm İsa’nın A.L.S. sırrım çözdüm.

 

                        Muhammed’i A.L.S. oldum yolun sonunda,

                        Kaybettim kendimi onun yolunda,

                        Kamusu aşk koltuğu mun altında,

                        Çözdüm Muhammed’in A.L.S. sırrım çözdüm.

 

                                         Evvel, ahır, zahir, batın, hep hu/o’dur,

                                         Anladım ki işin gerçeği budur,

                                         Nereye baksam gözüm onu bulur,

                                         Çözdüm varlığın sırrını çözdüm.

 

                        Ben, ben sanırdım kendmi evvelce,

                        Yoğruldum hamur oldum güzelce,

                        Yeni bir kimliğim oldu pişince,

                        Çözdüm Necdet’in sırrını çözdüm.

 

 

NECDET ARDIÇ

TEKİRDAĞ

 

 

 

M E Ğ E R

 

 

                    Düşündün mü hiç kardeşim

                        Bu alemde nedir işin

                        Dünyaya sebebi gelişin

                              Adem olmakmış meğer

 

                                    İlim öğrenmekten gaye

                                    Ulaşmak içinmiş yare

                                    İlmin sonunda paye

                                    Arif olmakmış meğer

 

                        Her yönüyle hep kemaldir

                        Görünür varlık cemalde

                        En güzel oluş herhalde

                        İnsan olmakmış meğer